Beyaz Krallıkta Kan...
Çocukluk anılarımı hatırlamakta çoğu zaman zorlanırım. Hiç kalmadı bile diyebilirim artık elimde. Ama içlerinde yerleri çok farklı olanlar var. Onlar bilinçaltına itilmeyi ret eden anılar.İlkokuldaydım, sanırım 2.sınıf. O zamanlar bordo bir Murat 131′imiz vardı. Ben uzun zaman onun isminin Murat, ona benzer diğer arabalarında isimlerinin farklı olduğunu sanırdım. Pazar Günü sabah erkenden babamla beraber arabaya bindik (O araba değil Murat). Uludağ’a gidiyorduk…
İşte dedim sonunda gidiyorum o masal krallığına. Yolları kavisli, virajlı ve alabildiğine beyaz. Beyaz asfalt’ın ne kadar güzel olduğunu ilk orada fark ettim. Sanki yolda değildik de beyaz bulutların üzerinde varmak istediğimiz krallığa doğru kıvrılmaktaydık. Zaman geçtikçe beyazlık daha çok artıyor, dünyadan uzaklaşıyorduk. Arkama baktığımda ağaçların arasından şehir gözüküyordu. Güneş beyaza her vurduğunda gözünüzü alamıyordunuz bir şey kafanızı geri çeviriyordu, şehre bakmak istemiyordunuz. Kuş sesleri o kadar yüksekti ki arabanın camları sıkı sıkı kapalı olsa bile içeride radyo açmanıza gerek yoktu. Ve son bir viraj dönüşü. İşte Beyazlar Krallığı Uludağ…
Babam kayakları eline aldı ve telesiyeje beraber oturduk. Bana bir şeyler anlatıyor o sırada ağzımı kaşkolla iyice kapatıyor beremi de kullaklarımı kapatana kadar aşağı çekiyordu. Arabadan indikten sonra Krallığın zirvesine giden bu yolculuğumuzu uçan ve söylenmesi bir hayli zor olan bu vasıta ile yapıyorduk “Telesiyej”.
Ben aşağılara bakarken birden bir kol beni sardı ve beyazlar içine iniş yaptık. Babam hadi dedi, artık vakit geldi. Kayakları ayaklarına taktı. Benide önünü aldı ve kolları ile sıkı sıkı tuttu. Sonra aşağı doğru kaymaya başladık. Gökyüzüne uzanan ve dalları artık üzerindeki karlar yüzünden aşağı doğru eğilmiş dev görünümlü çam ağaçlarının arasından geçerken onlara bakmaya çalışıyordum ama her bakma girişimimde bere gözlerimi kapıyordu. Hızlandıkça ben daha çok seviniyor, babam yavaşladığında hadi hadi bir daha diyordum. Bunları neden mi anlattım?
Geçtiğimiz haftasonu şirket toplantısı için Uludağ’daydım. Eylül ayında ilk defa ayak basıyordum buralara. Ne kadar garip birden Beyaz Krallık geldi aklıma, sanki bir devrim olmuştu ve Beyazlar sürülmüş geçici olarak Yeşil ve Sarı Krallar yerleşmişti yamaçlara. Oksijenin fazlalığından olsa gerek beyin birden açılıyor, kışın üzerinde kaydığın pistin dağ olduğunu anlıyor insan. Kanlı-canlı, yeşil, taşlı, ağaçlı bir dağ. Ve daha fazlası. Elimde çanta ile Ağaoğlu Oteline girdim. Oda numaramı ve anahtarımı aldıktan sonra uzun bir yolculuk başladı. Ağaoğlu Otelini bilenler tahmin edecektir bu yolculuğu. Otel yapı itibari ile gökyüzüne doğru değil de magmaya doğru devam ediyor. Görünüşte sadece 3 katlı gibi gözüken otelin arkasında bir dev olduğunu görünce şaşırıyorsunuz. Labirent vari koridorları ve koridorlarda asılı fotoğraflarıyla gezerken sıkılmayın hissi veriyor. Oda numaram 517 ve -5′te. Ama şanslıydım -8 de olabilirdi. Asansörle -5′e indikten sonra, uzunca bir holden devam ediyor ve sağdaki ilk kapıdan içeri giriyorsunuz biraz daha yürüdükten sonra işte orada koridorun sonundaki oda 517. Şimdi düşünüyorum da aslında çokta yorucu değil. Hele siz birde sezonda görün üzerinizdeki kıyafetler birde ayağınızda kayak ayakkabıları varsa bu yol ölüm demektir. İyi ki board ayakkabıları oldukça rahat dizayn edilmiş…
O kadar açım ki hemen eşyaları bırakıp, geldiğim yolu bir nefeste geri dönüp -2 deki restaurant bölümüne atıyorum kendimi. Mutfağı oldukça lezzetli. Özellikle balığın tadı damağımda kaldı. Yemek bitti, kendime geldim sayılır. Lobiye çıkmaya karar veriyorum. Ağaoğlu’nun duvarlarında kar ve insan temalı çokça fotoğraf görebilirisiniz. Neredeyse tüm koridorları süslüyor bu fotoğraflar. Restauranttı terk ederken bir fotoğraf dikkatimi çekti. Elinde kafası parçalanmış bir Fok balığı tutan yüzü gözü soğuktan buz tutmuş bir adam portresi. Bir anlam veremedim. Böyle bir fotoğrafın burada işi neydi. Hem de yemek katında. Beynimi toplamaya çalışıyorum. Acaba fotoğraf farklıydı da ben mi yorgunluktan farklı bir şey görüyordum? Hayır, kesinlikle gördüklerim doğruydu. Parçalanmış bir Fok’u elinde tutan bir adam portresi. Şirket organizasyonu yapan Mete Bey ile görüştüm. Gördüklerimi söyledim kendisinin de dikkatini çekmiş. Bir yetkili bulup bana haber vereceğini söyledi.
Sabah uyandım. (satır arası notu: Dağda oksijen fazlalığından herhalde geç kalkmanız çok mümkün olmuyor saat 7 ben ayaktayım) Kahvaltıdan sonra o fotoğraf yine orada. Lobide Mete Bey ile karşılaştık. Bana yetkili kişiyi bulduğunu, beni resepsiyonda beklediğini söyledi.
Murat Pınarcı. Gayet güler yüzle karşıladı beni. İç kısımdaki ofise davet etti. Kendisi ön büro müdürüymüş. Biraz ön konuşmadan sonra hemen konuyu dile getirdim. Müşteri olarak durumdan ne kadar rahatsız olduğumu anlattım. Elbet mantıklı bir açıklaması vardır. Yoksa Uludağ’ın en eski otellerinden biri olan Ağaoğlu böyle bir fotoğrafı neden orada sergilesin.
Murat Bey gayet samimi şekilde olayı bana aktardı.
Bengüç Özerdem bir gazeteci. Bir hayali varmış, Bering boğazını atalarımızın ayak izlerini takip ederek geçmek. Ali Ağaoğlu’da bu hayaline sponsor olmuş. Bengüç Özerdem’ de ekibiyle beraber hazırlıklarını tamamlayıp 22 gün süren bu yolculuğa çıkmış. Bengüç Özerdem’ in bu yolculuğa çıkarken bir diğer arzusu da Fok’lara yapılan katliamı bir nebzede olsa engelliyebilmek ve dünyaya duyura bilmekmiş. Bu yüzden yola çıkmadan önce bu sevimli hayvanların kürklerine sürülebilecek ancak onlara zarar vermeyecek boyalar almışlar yanlarına. Fok’ların üstlerine sürdükleri bu boya sayesinde cani tüccarlar için bu kürkler değersiz hale geliyor ve boyalı Fok’u avlamıyorlarmış. O fotoğrafta yolda karşılaştıkları katledilmiş bir Fokmuş. Yoksa böyle bir görev ile yolculuğa çıkmış ekipten böyle bir şey beklenemezdi. Yemek Salonunun koridorunda sergilenmesinin de asıl sebebi sezon da en yoğun bölümün burası oluşu ve insanları dikkatini çekebilmekmiş.
Hikayede oldukça tatmin edici.Ama altına ufak açıklayıcı bir yazı ile bu mesaj desteklense daha iyi olmaz mı? Yoksa Bengüç Özerdem’i katliamı yapan kişi gibi algılamamıza kim engel olacak? Haklısınız dedi. Ve altına bir açıklamanın yönetimle konuşulup yerleştirileceğini söyledi. Birde bu seyahati fotoğraflar ile anlatan “Kıtalararası Buzul Yürüyüşü-Bengüç Özerdem” kitabını hediye etti. Murat beyle selamlaşıp ayrıldık. İlgili yaklaşımı beni gerçekten mutlu etti. Kitap jesti de yabana atılır gibi değildi. Müşteri memnuniyeti dedikleri şey müşteri için ne kadarda memnun edici bir kavram. Bu konuşmadan sonra öğleden sonra otelden ayrıldım. Benden sonra gidecekler olacaktır. Sizden ricam o fotoğrafa bakmanız. Acaba yönetim ile konuşulup altına o açıklayıcı yazı asıldı mı? Yoksa benim yaşadığım, anlık müşteri memnuniyeti miydi ?

Bengüç Özerdem’in kitabından alıntı: “Bir hayalim vardı. Beyaza, sonsuza, uzağa gitmek.”
Beyaz Krallıklar hala var. Bazıları kana bürünmüş vahşeti içinde saklıyor ama bu vahşeti yapan sınırları ihlal edip o Krallığa izinsiz giren insanlardan başkası değil…

1 YORUM YAZILDI:
Onur Üstad;
Kesinlikle çok sağlam bir kalemin var ve daha kısa aralrla yazmalısın. Bizleri bu güzel yazılardan mahrum bırakmaya hakkın yok.
Sevgi ile kal...
Yorum Gönder